tatil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tatil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Temmuz 2016 Cumartesi

Liberty Lykia - Eski ismi Lykia World











Mayıs ayında gittiğimiz Side tatilinden bahsetmiştim, işte biz ordan Fethiye'ye geçtik. Zaten yakın harika suları görelim dedik ve yaklaşık 2-3 saat süren yolculuğa başladık. Yollar harika, yepyeni. Yolculuk boyunca Akdenizin mis gibi havasını içinize çekip, kocaman ağaçları izleyebiliyorsunuz. Bu benim için bulunmaz fırsat, Ankara'da 1 tane bile ağaç kalmadı desem abartım kimseyi şaşırtmaz.
Sarp için denize sıfır tesis olan Liberty Lykia oldu seçimimiz. Zaten denize sıfır çok tesiste yok.
Otelin içinde bulunduğu doğa muhteşem. Yemyeşil ağaçlar, berrak bir deniz. Deniz sadece Uzakdoğu fotoğraflarına eklenenlerden, pırıl pırıl.
Gelelim otele; Otel değişik bir konsepte, tam ortasında çarşı falan var.Biraz karışık bir ortam.Ama güzel.
Herşey dahil ama içicek çeşitleri sınırlı. Yemekler ise çok çeşitli ve lezzetli. Özellikle ızgara olanlar. Şu mayonezli 'bir gün önce bunun sadesini görmemişmiydik' olayı bana heryerde olur burda da oldu ama bunu da doğal karşılıyorum, onca çeşit yemek bulmak zor tabii.
A la Carte restoran var ama açık büfe denizin dibinde oturma fırsatı verdiğinden denemedik-ve unutmayın ücretli!
Odalar büyük, balkonlardan mis gibi deniz ve ağaç kokuları geliyor. Ama eski, artık yenilenmeli.
Personel sevimli ve ilgili.
Tekrar söylüyorum ve hep söylerim bu deniz bence Türkiye'nin en iyi denizi. Su çok serin olduğundan biz giremedik ve uzun uzun bakıştık kendisiyle.
Çocuklar için shuttle yada yürüyerek gidebileceğiniz bir dünya kurmuşlar. Su kaydırakları, oyun alanları kendilerine özel restoranlar.
Sarp belki yaşı henüz uygun değil belki de biraz rahatsızdı nedeni bilinmez pek sevmedi orayı. Genel havuza ve çocuk plajına gittik biz.
Çocuk plajındaki bar benim favorim oldu, tüm gün orada takılabilirim bir dahaki sefere.
Kids club saat 22:00 kadar açık diye biliyorum ama zaten gösteriler 22:00 gibi bittiğinden anne-baba 2 saat oynasın bizde birer 'drink' alalım olayına giremiyor.
Birde havlu meselesi var benim hoşuma gitmeyen.
Fazla eşya taşımamak için havlu götürmediyseniz şu havlu kartı sistemi burda da var ve ben bu işten hiç hoşlanmıyorum ama saygı duyuyorum, demekki otel havlusu seven çok evinde de kullanmak istiyor 😊bir daha kendi havlumla giderim.
Akşam üzeri yamaç paraşütlerinin otel önündeki piste inişlerini izlemeyi unutmayın, ben cesaret edemem ama belki siz edersiniz.


17 Temmuz 2016 Pazar

Herşey Dahil Tatiller









Herşey dahil tatil sevmeyen bir eşim var benim. Açık büfeden yemek istemeyen, kalabalıkta yemek seçmeyen.
Hele sıra varsa bitti o yemek işi.
Bense Sarp için tatil köylerinin ne kadar uygun olduğunu kaliteli seçersen kalmış yemek riskini aza indirdiğini, keyifli bir tatil olduğunu anlatır dururum.
Sonunda yine de ilk deneyim olarak kalabalık olmasın dedik ve Mayıs ayında arkadaşlarımızla gitmeye  karar verdik - bu arada onlar da bu konsepte pek hoş bakmazdı.
Ets'nin kendi otellerinden Voyage Sorgun'du seçimimiz. Side'de, denizi harika değil ama olsun dedik.
Biz Bungalow tipi odalarda kaldık - çocuk olunca bahçe tipi odalar tercihim.
2015 yılında yenilenmiş olan Voyage Sorgun odalarını çok şık dekore etmiş, herşey olması gerektiği gibi, tertemiz ve yeterli.
Çocuklar için dümdüz yeşillikleri, kumun üzerinde oyun parkları, gece 12'ye kadar kids klub'ları var.
Gece şovlarıda yemek sonrası izlemeye değer. Sarp bayildı sadece onlar için bile tekrar gidilir.
Yemek konusuna gelince Cem'i oldukça memnun eden A-la Carte restoranları var tatil köyünün.Bu restoranlarda fiyata dahil sadece Steak restorandı vardı kişi başı 10 euro'ydu sanırım ama vaktimiz kalmadı deneyemedik, Ekimde inşallah😂 Biz Türk restoranı, Çin ve Rum restoranlarını denedik. Hepsi ayrı lezzetliydi. Ama benim favorim Rum oldu, Antalya'damı yoksa Yunan adasında mı tatildesin belli değil.
Her misafirin 1 defa yararlanabileceği Köy kahvaltısının çesit ve lezzetini de unutmamak lazım.
Bu arada alkollü içecekler çeşit konusunda bazı barları geçmis durumda. Servis harika, personel belli mutlu. İşlerini sevince hizmette iyi oluyor tabii.
Bu arada ayy ben binmem dedikten 5dk sonra su kaydırağının tepesinden bizim gibi el sallayacağınıza da eminim. Yorulursanız tazecik açma gözleme yer, yanında da buz gibi ayran yada Bira ile dinlenirsiniz.

Akşam üzeri açılan Lunepark'ta, - evet güzel bir Lunepark var tatil köyünün içinde -çocuklar için her oyuncak var ama asıl güzel yanı dönme dolap'ta sizde çocuğunuzla eğlenebilirsiniz.
Daha anlatmadığım bir sürü artısı var Voyage'da tatil yapmanın, Ekimde bir Mohito söyler kalanını anlatırım.


14 Temmuz 2016 Perşembe

Tuzla Yat Klubü - Istanbul'da tatil havası

Istanbul'a geldiğim zaman gitmediğim yerlere gitmeyi tercih ederim ki yeni açılan mekanlara bu kadar kısa sürede yetişmem mümkün değil.
Mayıs ayından beri tatile çıkmamış olduğumuzdan😂😂😂 bugünlerde tatil istediğim en üst seviyelerde ama yazın yeni bir yerler zor gibi.
Tatil havasını solusak ya dedik ve bizim kızları dinleyip Tuzla Yat Klubüne gittik - ne hoş yermiş orası.
Al eline biranı, sok ayağını denize ohhh gel keyfim gel...
Mekan karman çorman, her yerde masalar sandalyeler, ne varsa toplamışlar. Toplamışlar ama sanki toplayan işini biliyor gibi...
Lezzetler hakkında yorum yapamayacağım, biz ara sıcak tabağı ve birer bira aldık, denizi seyrettik, sohbet ettik, sonra gelicez dedik ve ayrıldık.
Istanbul'da yaşıyorsanız, denizi seviyor, benim gibi mekan dediğin rahat olur, ben doğal yerleri severim diyorsanız mutlaka yolunuzu düşürün.
Bu arada merak edenler için fiyatlar ortalamanın üzerinde!
Ara sıcak tabağı 45tl
Efes 33cl 15tl
Corona 17tl


14 Temmuz 2015 Salı

Ayvalık'ta bir Ayna

önünden geçip te aa burası işte dediğiniz ama nedense giremediğiniz mekanlar var mı sizinde? benim var; Cunda'daki Ayna Cafe&Restaurant'ta bunlardan bir tanesiydi.
Tiril tiril perdeleri, bembeyaz koltukları, mis gibi çiçek kokularıyla.
İçeri girer girmez bir huzur sarıveriyor içinizi, raflardaki zeytinlerin ve zeytinyağlarının etkisi büyük.
Hangi masaya oturduğunuz önemli değil, hepsi birbirinden güzel.
Nerdeyse tüm adalarda olduğu gibi Cunda adasındada kediler çok seviliyor, biz yemek yerlen içeri girip ona ayrılmış kaptan suyunu içen, bize belki sizle takılırım bakışları atıp, bizden aynı heyecanı göremeyip giden kedi gösterdi bize bunu.
Menu oldukça çeşitli; notta belirtildiği gibi herşey zeytinyağı ile mevsiminde pişiriliyor ve belli ki sevgi ile servis ediliyor.
Biz öğle vakti atıştırmalık ortaya bir şeyler alalım dedik; zeytinyağlı Enginar dolması tazecik yaprakları, deniz ürünleri güveç ise deniz kokusuyla geldi soframıza. Ardından enginarlı-karidesli erişte aldık- bana kalırsa sofranın yıldızı kendisi. karidesler dondurulmuştu ama kendileri dondurmuş gibi geldi bana, sanki o hazır çimçimlerden değildi. 
Ardından asma yaprağına sarılı sardalya ve sütte levrek istedik. 
Yerimiz kalsa menüde kalan diğerlerinide isterdik...
Tadı damağımızda ve sohbetlerimizde tüm günümüzde kaldı, Cunda'ya yolunuz düşerse mutlaka gidin, sakın kaçırmayın! Fiyatlara gelince; ortalamanın biraz üzerinde, damak tadınıza düşkünseniz değer...

22 Ocak 2015 Perşembe

biri kar mı dedi???


Çocukluğumdan beri kar yağmasını severim ben, ailece gittiğimiz yurtdışındaki kar tatillerini, İstanbul'da kar yağdığı zaman annemin bizi ışık hızlıyla hazırlayıp dışarı çıkartmasını,arkadaşlarla yaptığımız kartopu savaşlarını, eve dönünce annemin bize yaptığı sütlü kahveleri...

Kar 'la ilgili her şeyi sevdiğim gibi kış sporlarını da severim, gerçi çocukken başlamışız öğrenmeye, bırakmışız azıcık büyüyünce ama diğer sporlarda kanal değiştirsem de kış sporlarını seyretmekten zevk alırım.

Bu senenin ilk kar yağışını Bursa'da sonrada arkadaşlarla ani bir karar ile Kartalkaya'ya gitmemizle gördüm. Günü birlik bir gezi ayarladık, sabah çıkıldı yola akşam dönüldü. Yorgunluk feci ama değdi...

Geçen sene gitmeye niyetlendiğimiz ama başaramadığımız Kartal otelde günü geçirmeye karar verdik, pistlere çıkmanın bedeli 120tl. Onun dışında ister otelin açık büfe kahvaltısından alın; 40tl, ki biz aldık her şey çok lezzetli ve seçenek boldu, ister atıştırmalıklar sipariş edin, karnınızı harika dağ manzarasına karşı doyurabilirsiniz...

ister kayak yapabilir isterseniz de azıcık daha adrenalin sevenlerdenseniz  snowboardunuz yapabilirsiniz.

Kayak takımınız yoksa 75-100tl arası bir rakama kiralayabilirsiniz. İkisinde bilmiyor ama öğrenmek istiyorsanız özel ders alabilirsiniz; tam bilmiyorum ama özel ders ücretleri saatlik 150-200tl arası olmalı. Hiçbiri size uymadıysa ve küçük bir çocuğunuz varsa 30dk 15tl karşı kızak kiralayabilir ve beraber harika vakit geçirebilirsiniz.

Öğle yemeği vakti yine açık büfe yemek var, bu sefer çeşit çok olmasa da lezzeti yerinde, içecekler hariç kişi başı 45tl.

Çok şey yapın yada hiçbir şey yapmadan sadece dağ havası alıp kahvenizi yudumlayın, kendinize bir hafta sonu huzur hediye edin...

16 Aralık 2014 Salı

Komşu'ya gittim...

Atina'ya kısa bir gezi yapacağımızdan bahsetmiştim ya önceleri gerçekten kısaymış gezimiş, çabucak bitti ama öyle güzel geçti ki tadı damağımızda kaldı...
Atina'ya pegasus havayolları ile çok uygun bir fiyata sadece 1:20dk gittik.
Havalimanından metro kişi başı tek yön 8 euro ödeyerek rahatlıkla 40dk da şehir merkezine ulaşmak mümkün.
Biz otel seçimimizi Syntagma meydanının köşesi Ermou caddesinin üzerinde olan Diamond plustan yana kullandık. Otel temiz, odalar ferah ve yataklar inanılmaz rahat. Kahvaltısıda yeteri kadar güzel. Konumu metrodan 5dk, tüm gezilecek meydanlara 10-15dk. 
Nerelere gittiğimizi sorarsanız; Parlamento binası, Acropolis, Syntagma meydanı,Ermou caddesi, Monastraki meydanı ve Plaka... 
Biraz uzaklara kaçalım derseniz Pire de seçenek olabilir... biz gidemedik vaktimiz kalmadı😞
otele gider gitmez attık bavulları koşa koşa şarkılı türkülü taverna aramaya başladık, önce kazara bir restoranda yedik yemeğimizi sonra 'komsuda neler oluyor' web sitesinden aldığımız öneri ile plaka'daki 'O Geros Tou Moria' tavernasına gittik ve uzun zamandır böyle eğlenmemiştik... mezeler lezzetli, şarkılar eğlenceli, mekan sıcak bizim kafalar iyi, ne beklersin ki başka Atina'dan ☺️☺️
tabii 2 taverna yetmedi bize, gittik bulduk herkesin bahsettiği 'Brettos' isimli 100 yıllık mahsenden bara dönüşen mekanı:)) ordada içtik mi güzelce Pinot Noir şarabımızı, bakıldı mı brandy'lerin tadına, yaktık mı ev yapımı puromuzu☺️☺️ değmeyin keyfimize...
ertesi sabah Parlemento binasının önündeki askerleri azıcık izleyip sonrasında da bir hata yapıp kırmızı gezi otobüsünden biletlerimizi aldık, ama sonra fark ettikki şehir öyle minikmiş ki paramızı çöpe atmışız☺️☺️☺️ 
güzel güzel gezdik Atina'yı... biraz alışveriş biraz greek coffee bitirdik günümüzü...

akşam yine çıktık sokaklara Monastraki meydanında seçtik bu sefer mekanımızı, pek beklediğimiz gibi çıkmadı ya bizde yine tuttuk bir önceki gece gittiğimiz tavernanın yolunu, yine içildi uzolar, mythos biralar, halaylar çekildi, sirtaki yapıldı... 
Atina bol kahkahalı, eski günleri yad etmeli, samimi sıcak anılar bıraktı bende...
Komşu'ya ne zaman gitsem güzel geçer ya tatilim seviyorum seni derim hep dönerken...

11 Ağustos 2013 Pazar

bebekle tatil mi... tam benlik...


Bir okuyucumun mailine cevaben... :)))

Kim demiş tatil bebekle zor diye...
Sarp doğduğundan beri gitmek istediğimiz hiçbir yere gitmemezlik yapmadık.Oktoberfest'le başladık, Prag'ta dolaştık,akşam yemeklerine çıktık, sabah kahvaltılarında uzun saatler geçirdik. Hersene Bozcaada'da kaldık,son olarakta 2 günlük Midilli tatillini geride bıraktık.

Zorluk hiç olmuyor desem olmaz tabii ama bebek var diye tatil iptal etmekte neymiş...iyi bir planlama, gerekli eşyaları çantalara doldurmayla bu iş tamam  başlasın keyifli tatiller...

Yapılması gereken en önemli şey doğru otel seçimi, otelde bebek yatağı olup olmaması, kahvaltı salonunda mama sandalyesi bulunması. Oda mutlaka klimalı olmalı ki soğukta ısıtmak,sıcakta soğutmak mümkün olsun.
Dünyanın heryerinde ( eğer yurtdışındaysanız) marketlerde hazır mamaları bulmak mümkün, geçen sene Münih ve Prag'ta bizden çok daha lezzetli Hipp mamalardan yemiş, meyveli yoğurtları mideye indirmiş,harika organik elma suları içmişti Sarp.
Artık kavanoz maması yeme zamanları çok geride kaldığı için, çantada herzaman bisküvi bulunması yeterli oluyor.Hiçbişey yemezse şehrin en iyi pizzacısını bulup margarita istemekte günü kurtarıyor.
Ya da tam dolaşırken acıkırsa yemeklerde uygun değilse yoğurtta yardımıma koşuyor.

Hazırlanırken çantaya mutlaka atılması gereken,güneş kremi,ateş düşürücü şurup ve böcek ilacı da gün içinde telaşmadan dolaşmaya hiççç kaygılanmamaya neden oluyor:)

Otel seçimini iyi yaptıysanız bebek odada uyurken onu yanınıza aldığınız cameradan ya da babyphone'dan izlemeniz de onun mışıl mışıl uyumasına sizinde aşağıda bahçede ya da minik cafelerde bolca keyif yapmanıza yardım eder... 

İnanın bana koşullar tamamsa, siz hazırsanız tatile, bebeğiniz daha da hazırdır tatile ve bol gülücüklü bir tatil sizi bekler:)))

21 Kasım 2012 Çarşamba

Doyamıyorum tatile :)

Her sabah önce kendime sonra çevreme günaydın dedikten, sabah kahvemi içtikten ve sevdiklerimi düşünüp gülümsedikten sonra ne yaparım biliyormusunuz...
Tatil planı...
Bitmek tükenmek bilmeyen bir tatil açlığım vardır benim, ne kadar gezersem geziyim yetmez bana , oraya da gidelim buraya da , yada oraya tekrar gidelimmm diye dolaşırım hep .
Her yeri görmek, her yemekten yemek, her kahveyi yudumlamak, her pastanın tadına bakmak, tüm şarapları koklamak ve her şehre aşık olmak isterim ben...Ve tabii her çikolatadan almak...

Hiç sıkılmam o kocaman havalimanlarından, o kargaşadan, o kötü olsa da bana güzel gelen uçak yemeklerinden.
Tabii ki her ne kadar istesem de o kadar da sık tatil yapmıyorum, yapamıyorum.

O kadar çok kampanya çıkıyor ben hiç yararlanamıyorum...

İşi ayarlasak oğluş var, oğluşu ayarlasak iş var, kış günü her yere onu da sürüklemek olmaz , benim tatiller kalıyor başka baharlara...
Yine de bu benim hayallerimi ,yada görmek istediğim şehirleri azaltmaz...
Benim önümde uzun yıllar, dünyada upuzun kumsallar, dağlar, onların kıyılarına kurulmuş şehirler var. Her yeni gün yeni planlar var...

Belki ben bu seferki kampanyayı da kaçırırım ama siz kaçırmayın...
Gitmek istediğiniz yere gidip hayatın keyfini çıkartın...

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Tatile Gidesim Var...

Son zamanlarda günler çabuk geçiyor geçmesine de geceler neden bu kadar kısa sürüyor???
Bence tüm bu hisler ,yorgunluklar ,ağrılar benim tatil vaktimin geldiğini söylemeye çalışıyor bana ,belki de gülüyordur arada amma anlamaz şeymişsin sende diye.
Boşuna gülme tatilim ,az kaldı gelicem sana...

Önümüzdeki ay Cem'in işi için Paris'e gidiyoruz ,son 3 gün Mügelerinde bize katılması az da olsa tatil havası yaratıcak ama bu yetmez tabii ,benim istediğim denizin kenarında olabilmek,suyun sesini duymak,akşama bir balıkçı bulmak,tüm mezelerin tadına bakmak ,deniz'in sesini kahkahalarla bastırmak ...

Cunda'yı seviyorum ben , birde Bozcaadayı ! Ne de olsa ada ikiside.Dar sokaklarda dolaşılan,küçük beyaz evlerine hayran bıraktıran ,en keyifli şarapları içtiren ,dönüşte mutlaka tekrar gelelim dedirten adalar...Ne kadar çok gidersem gidiyim doyamadiğim adalar,Cunda'da dondurma yemeyi ,Bozcada'da şarap içmeyi özledim ben.Sabahları Ege kahvaltılarını,akşam yapılan balık sefalarını...

Acilen kaçmam lazım bu şehirden ,kendimi atmam lazim Ege'de bir yerlere,kendimi iyi hissedeceğim ,dönmemek için binbir bahane uydurabileceğim bir yerlere...

12 Temmuz 2011 Salı

Cabuk gecti zaman...

Ben sadece 1-2 aydir yazmıyorum sanirken bir baktim ki aylar olmuş, ayların nasıl geçtigini farketmedim bile hemen kisaca özetlemek isterim;evimize yerleştik,hamile kaldim ve bu arada hiçbir şey yapamadan sadece hem kendimi hemde bebeğimi büyüttüm...
Haftaya doğum iznine çıkacağım için rahat rahat yazilarimi yazip, gezdiğim yerleri sizlerle paylaşacağım ve yemek tarif ve resimlerimi ekleyebileceğim....

15 Haziran 2010 Salı

Tatil,tatil,tatil...

Hayatta bu kadar güzel şey varken, neden insan diet yapar ki:(( çünkü eskiden kendine hakim olmamıştırrr...Benim diet'im çok zor geçmiyor esasında, ancak şöyle kocaman bir dilim cheesecake olsada yesem diyorum sık sık,tabiiki sadece hayal ediyorum:)Ama tatile gidene kadar sabretmeliyim,tatil'de kim diet yapar ki???

Bugün yaz tatiline gidebileceğimi öğrendim ve şu anda çok mutluyum.Tatilde değişik mekanlara gidip değişik lezzetler tatmak istiyorum, eğer böyle olursa herşeyi sizinle paylaşacağım...Bu sene yaz tatilimi tabiiki yine zeytinin anavatanı Ege'de geçireceğim ama belki bir değişiklik yapıp Akdeniz'dede bir kaç gün geçiririz:)))

Bu sene tatil boyunca bol bol fotoğraf çekip,sizlerle de paylaşacağım...Şimdiden çok heyecanlıyım...

23 Mart 2010 Salı

Amsterdam


Amsterdam tatili hakkında yazı yazmak nedense zor geldi bana bu belki diğer Avrupa şehirleri kadar etkilemediği içindir beni.Ama yinede azda olsa bahsetmek istiyorum,biz gittiğimizde çok soğuktu Amsterdam ama bahar yada yaz aylarında gidip görmekte fayda var çünkü Amsterdam'ın en büyük özelliği olan bisitletle gezme keyfine biz varamadık.Buna rağmen bizim de Dam meydanını,coffee shopları vede herkesin bahsettiği Red Light District'i görme fırsatımız oldu:))Binalar görülmeğe değer,kanalların arasında gezmek keyifli.Gece hayatı hiçbir şehirde olmadığı kadar hareketli:))Hediyelik eşyalar diğer Avrupa şehirleriyle kıyaslandığında pahallı ama almadan da olmaz.Bütün bunların dışında her köşede müzeler var ve eğer vaktiniz varsa girebildiğiniz kadarına girin...Çok enteresan bir şehir Amsterdam,gidip görmek gerek.Dönerken muhteşem peynirlerden almayı unutmayın sakın...

16 Şubat 2010 Salı

Gittim,Gördüm,Geldim...

Uzun süredir yazılarıma ara vermiştim,bunun sebebi ise ailece yurtdışında tatil'e gitmemizdi;tatil'de Amsterdam ve Berlin'i gezdik,tarih'i hissettik,müzeleri gezdik,yemek yedik,bira içtik ve eğlendik...Hollanda ve Almanya o kadar soğuktu ki biraz ısınmam gerek önce...Tüm aile ile birlikte olmak insanın içini ısıtsa bile -10 derecede gezmek,içine işleyebiliyor insanın...

27 Ocak 2010 Çarşamba

Barcelona...


Barcelona’ya birkaç yıl önce gitmiştik, çok güzel ve eğlenceli bir şehir. Biz şehre biraz uzak fakat bir alışveriş merkezine çok yakın bir otelde kalmıştık(İbis otellerden biriydi kaldığımız otel).Otelimiz çok temiz, güzel ve en önemlisi de metro’ya çok yakındı. Gitmeden önce yaptığımız araştırmalardan birkaç yer öğrenmiştik mutlaka görmemiz gereken; Sagrada Familia Kilisesi,Las Ramblas Caddesi,Barcelona Limanı,Picasso Müzesi ve Park Guell bunlardan bazılarıydı. Günlerimiz çok kısıtlı olduğu için uçaktan iner inmez hemen birer harita aldık,otele yerleştik vede kendimizi yollarda bulduk. Barcelona metrosu bence kolay bir metro. Metro’dan iner inmez bir şeyler yemeliydik ve Paella yemeden olmaz dediğimiz için yerel bir restorana girip çesitli Paella siparişlerini verdik,gerçekten çok lezzetli özelliklede deniz ürünlü Paella yemeden dönmeyin.. Yemekten hemen sonra ilk olarak Park Guell’e gitmeye karar verdik; çok değişik bir mimariye sahip olan bu parka giderken sokak aralarında yürüyen merdivenlere binmemizde bizi çok şaşırttı doğrusu. Park Barcelona’ya hem yukardan bakmanızı sağlıyor hemde daha önce görmediğiniz bir mimaride vakit geçirmenizi. Bu arada Gaudi müzesini gezme fırsatını da bulduk , ama bizi en çok heyecanlandıran aşağı baktığımızda gördüğümüz o şirin Hansel&Gratel evleriydi. Fırsat kaybetmeden birkaç yer daha görebilmek için hemen tekrar yollara koyulduk ve Sagrada Familia Kilise’sini görmeye gittik. Sagrada Familia Kilisesi 1882 yılında Gaudi yapımına başlamış ve fakat 1926 yılında hayatını kaybetmesi sonucunda kilise yarım kalmış ve bir türlü bitmemiş o yüzdende bu kiliseye aynı zamanda ‘Bitmemiş Kilise’ de denmiş. Gaudi,bazilikadaki büyük kulelerden ancak bir tanesinin bitimini görebilmiştir.Kulelerin tasarladıktan sonra bu kulelerin Barcelona’ya gelecek olan gezginler için mükemmel bir karşılama olacağına inandığını belirtmiş ve kulelerin tepesindeki süslemelerin cennet ile yeryüzü arasında bir bağlantı sağlarmış gibi göründüğünü de büyük bir heyecanla ifade etmiş. Bu bazelikadaki gezimizde sona erince hemen yakınlarındaki hediyelik eşya dükkanlarına yöneldik. Tabiî ki en çeşitli hediyelik eşyalar Barcelona’nın futbol takımı olan FC Barcelona’ya ait. Ve tabiî ki sangria. Hediyelerin bir kısmını alıp yola devam ederken karnımızın çok acıktığını fark ettik ve hem gezmeye devam etmek hemde yemek yemek için Las Ramblas’ a yöneldik.Las Ramblas İstanbul’daki İstiklal Caddesine benzeyen uzun bir cadde. Her zaman kalabalık ve canlı, turistler kadar yerli halkın da en sevdiği caddelerden bir tanesi burası Barcelona’da. Las Ramblas’ta size tavsiye edebileceğim en güzel yer La Boqueria; burası esasında bir meyve haline benziyor ancak içeride inanılmaz Deniz Ürünlerinin satıldığı birkaç küçük büfe benzeri yerlerde var ve muhteşem, mutlaka yer bulabilirseniz eğer orda oturup yerel şarapların eşliğinde jumbo karideslerin, muhteşem ahtapotların ve kerevetlerin tadına bakmanızı öneririm. Fiyatlar Türkiye’den ucuz.Ve sizde benim gibi deniz ürünlerini görünce kendini kaybedenlerdenseniz eğer yanınızda bulunan kişiye pasaja girmeden önce size meyve sepeti almanızı unutturmamasını söyleyin. Meyveler ucuz değil ama değer çünkü çok taze ve çeşit bol. Pasaj’dan çıktıktan sonra artık yürümeye halimiz kalmamıştı ve otele geri döndük… O gece güzel bir uyuduk… Ertesi sabah daha çok gezilecek yer olduğu için erkenden kalktık ve kahvaltı için otelin yakınlarındaki yerel bir kafe’ye gittik, herkes kendi zevkine göre bir şeyler seçti fakat Barcelona,,Katalunya bölgesinde olduğu için mutfağı çokta gelişmiş değil. Ve yerel halk değil İngilizce’yi,İspanyolca’yı bile zor konuşuyor,dil Katalunca. Neyse ki enerjik ve samimi bir halkı var el kol hareketleri anlaşmanıza yetiyor. Kahvaltı sonrasında Picasso müzesini bulmak için tekrar metro istasyonuna yürüdük. Yeri çok kolay bulunabildi fakat Barcelona’da giriş ücretleri çokta uygun değil.Yinede değer çünkü bu müze Picasso’nun 3000’den fazla eserini bir arada görebileceğiniz bir müze.Tavsiye ederim.Ve eğer vaktiniz varsa i civarda birde Picasso'nun kafe'si var, burda çok zaman geçirdiği söylendiği için Picasso'nun kafesi denmiş.Biz kafe'yi bulduk ama yer bulamadık:) ve Limanı görmeden dönülmez dediğimiz için hemen Barcelona limanını görmeye gittik, bu liman Akdeniz’in en harekeli limanlarından bir tanesiymiş,görelim dedik. Çok büyük ve ihtişamlı ve sadece bir limandan ibaret değil kültür ve sanat merkezi olarak ta tasarlanmiş. Hava yine kararmıştı ve gruptaki arkadaşlardan bir tanesi ‘Patatas Bravas’ yemek istediği için başladık aramaya, sokak aralarındaki bir restoranda bulduk ve adından da anlaşıldığı gibi karşimiza küp küp kesilmiş yumurtayla kızartılmış ve üstüne sarımsaklı domatesli acılı bir sos dökülmüş patates geldi,daha doğrusu omlet, ucuz bir yemek olduğu için yerel bir yemek herhalde. Daha sonra ayaklarımız bizi yine Las Ramblas caddesine götürdü, hava kararmıştı ve caddeye sanatçılar çıkmış,resimler çiziliyor, pandomimciler turistleri eğlendiriyordu, çok keyifli! Ve eğlencemize orda devam ettik… Otele döndüğümüzde akşam için rezervasyon yaptırdığımız Flamenko gecesine hazırlanmaya başladık, biraz dinlendik ve tekrar şehre döndük. Flamenko izlemek için önceden yer ayırttığımız bara gittik ve Sangria eşliğinde başladık şovu izlemeye, çok hoş bir gece geçirmenin keyfiyle döndük otele. Son günümüz… maalesef Pazar günüydü ve bulunduğumuz bölgede çoğu mağaza kapalıydı ama bu şehri yürüyerek gezip güzel binaları görme fırsatı verdi bize. Bizde de yine Las Ramblas’a gidip hem dolaşır hemde tapas yeriz dedik..Tapas küçük tabaklarda servis edilen çoğunlukla deniz ürünlerinden oluşan mezeler, şarap eşliğinde çok lezzetli ve keyifli oluyorlar. Artık tatil bitmek üzereydi o yüzdende son alışveriş’lerimiz de tamamladık,herkese nerdeyse aynı hediyeyi yani sangria’larımızı da bavula yerleştirdikten sonra otelimizin yanındaki alişveriş merkezinde vakit geçirdik…Biz çok keyifli bir tatil geçirdik,eğer eğlenmek için bir Avrupa şehri arıyorsanız ben Barcelona’yı tercih edin derim….Çünkü Barcelona’da eğlenceye hiç ara verilmiyor…

8 Aralık 2009 Salı

PARISIENNE




Herkes bir şeyler söyler Paris için, kimi aşıklar şehri der kimiyse moda şehri ama bana sorarsanız ayrılınca anlam kazanan,insanın ruhuna inmeyi başaran bir şehirdir Paris…İlk gittiğim sene son bahardı aylardan; hafif serin ama yinede kendini sevdiren bir rüzgarı vardı Paris’in. Bende bu rüzgara ve beklemeyen soğuğa karşı gezmiştim tüm şehri. Herkes ne görmesi gerektiğini ve hatta ne hissetmesi gerektiğini bilerek gider Paris’e. Bende de aslına bakarsanız aynı duygular vardı Charles de Gaule havalimanına indiğim anda. Aksam saatleriydi; otelimize vardığımızda, otel Champs-Elysées ile La Defence arasında çok sevimli bir yerdeydi ve çok merkezi olması bizim, Paris içinde çok rahat yürüyerek gezmemizi sağlayacaktı ve de öyle oldu.
Akşam kısa bir yürüyüşle şehri tanıma turundan sonra ki ilk sabah 6;30 da kalkıp kahvaltı ettik ve başladık dolaşmaya…Bir elimizde Paris haritası diğerinde de metro haritasıyla .Eğer ilk defa Paris e gidecekseniz size bir kaç tavsiyem olacak.,Paris çok büyük ve çok fazla görülecek yer var o yüzden de önceliklerinizi önceden belirlemekte fayda var. Benim sizin için önerebileceğin küçük ama çok faydalı bilgiler olacak. Onlara da bir göz atın derim. Paris’e gelen herkesin ilk gün görmesi gereken yer şüphesiz Eiffel kulesi. Paris’in ilk lezzetini alacağınız Eiffel Kulesi’ne yürüyerek keyifli bir yolculuk yapabileceğiniz gibi Paris’in dillere destan metro ağını da kullanarak Eiffel’e kolayca ulaşabilirsiniz. Eğer metroyla gidenlerden olacaksanız, metrodan iner inmez dünyanın en güzel kreplerini yemeniz mümkün. Elinizdeki krep biter bitmez vakit kaybetmeden hemen asansöre doğru yol almakta fayda var. Çünkü bazen bu asansördeki sıra sizin orada 45 dakika beklemenize neden olabiliyor. En üst kata çıkmak 13,00 Euro. Tepeye çıktığınız zaman tüm Paris’i ve gezeceğiniz her yeri tepeden görme fırsatı bulacaksınız ki en hoş görüntüde Eiffel kulesinin hemen altındaki muhteşem yeşilliklerin üzerindeki Parisliler olacaktır. Bu bahçede Parisliler hava güneşli olduğu zamanlarda piknik yapar, kitap okur yada bir şişe şarap ve baton ekmeğine hazırlanmış sandviçleriyle öğle yemeklerini yerler.
Eiffel den hemen biraz aşağıya indikten hemen sonra Seine nehrinin huzur veren sesine doğru yönelmeyi ihmal etmeyin, orada sizi küçük hediyelik eşyalar satan dükkanlar karşılayacaktır. Evinizin bir köşesini çok hoş Paris resimlerinin süslemesini istiyorsanız kaçırmayın derim.
Seine nehrindeki bu alışveriş turundan hemen sonra gözünüz nehrin hemen yanında teknelere takılabilir. Nasıl binilir nereye gider bu tekneler diye. Bunlar günlük gezi tekneleridir sizi Seine nehri üzerinde turlara çıkartırlar ve Paris’i görmek için kesinlikle etkili bir yoldur. Fakat benim size önerim bunların arasından ‘Batobus’ u seçmeniz olacaktır. Çünkü Batobus, Eiffel’le birlikte toplam 8 durakta duran bir gezi teknesidir ve binmeden önce gişeden biletinizi almanız gerekir. Ancak bileti kaybetmeyin çünkü bütün duraklarda inip tarihi mekanları gezdikten sonra tekrar Batobus’e binerken bu bileti göstermeniz gerekir. Biletler iki şekilde satılır günlük (12euro) veya iki günlük (16euro). Size uygun olanı böylelikle seçebilirsiniz ve bu yolla nehrin üzerinden geçip gidebileceğiniz durakta inerek Paris’in bir çok yerini görme fırsatını yakalayabilirsiniz .Batobus’un durakları ;Musee d’Orsay, St-Germain des Pres, Notre Dame, Jardin des Plantes, Louvre,Hotel de Ville ve Champs-Ellysee den oluşur.
Paris’e gitmişken sadece tarihi güzelliklere kapılıp, muhteşem kahvelerden ve şaraplardan içmeyi de ihmal etmeyin…Kahve kültürü çok gelişmiş bir ülkedir Fransa. Bu yüzden de Parisienne denilen Parisliler en iyi kahvenin Paris’te içileceğini savunur. Bazısı süt eklememelisiniz der kimisi ise süt tadını bozmaz der, hangisine inanırsınız bilemem ama şüphesiz damak tadınıza uygun en iyi kahveleri yine Paris’te bulabilirsiniz. Gerisi zevkinize kalmış.. Benim ilk gezimde şans eseri oturduğumuz bir kafe de çok nazik bir servis elemanın önerisini dinleyip ‘Mikado’ dediği bir kahve içmiştim.(Mikado normalde Avrupa’nın her yerindeki marketlerde satılan bizim çubuk krakerin çikolata haline benzeyen bir atıştırmalıktır). Bu kahve küçük bir tepsi üzerindeki üç küçük bardaktan oluşan bir kombinasyonla geliyor masanıza. Bardakların birinde çok özel yapılmış bir krema diğerinde dondurma ve sonuncusundaysa tabi ki enfes Paris kahvesi. Bu arada Mikadoda kremaya batırılmış halde sizi bekliyor.Hepsini karıştırabilir ya da ayrı ayrı içebilirsiniz ama dikkat kahvesi çok serttir.Bu Kafe ye Paris’e her gelişimde mutlaka uğramaya çalışırım ama her seferinde adını unutuyorum. Sadece size gitmek isterseniz diye tarif edebilirim .,Champs-Ellysee meydanından en yukarıya kadar yürüyüp Arc de Triompe’e ulaştığınız da hemen arkasında bir sürü sokağın olduğunu fark edeceksiniz bunlardan Avenue Mac Mahon yönüne doğru ilerleyeni seçip yürümeye devam ederseniz eğer 15 dakika sonra tam köşede bu sevimli Kafe’yi görebilirsiniz. Eğer karnınız da o sıralarda acıktıysa hemen sol tarafa dönüp yolunuza Avenue de Ternes’ten devam etmenizi öneririm o civarda çoksayıda Çin restaurant ı var ve bunların hemen hepsi 2-3 masalık yerler, ama yiyebileceğiniz en lezzetli yemekleri içinde barındırıyor diyebilirim.
İlk gününüzde bu kadar yorulduktan sonra bir- iki kadeh şarap içip erkenden uyumanızı tavsiye ederim. Çünkü ertesi gün tüm vaktinizi alacak olan Versaille sarayına gitmenizi öneririm.Bu saraya Paris tren garına gidip bir bilet alarak ulaşacaksınız ama şaşırmayın. Versaille durağında bir biletçi daha sızı bekliyor olacak ve maalesef yine ücret ödeyeceksiniz bilet için.
.Versaille sarayı hem Fransız tarihi hem de Fransızların yaşantılarını anlamanız için verimli bir gezi olacaktır .İhtişamlı bir saray ve bahçe Versaille’ı ilk tanımlayacak cümleler. Ve bu bahçeye giderken hayran kalacağınızı ve çıkmak istemeyeceğiniz düşünürsek yanınıza mutlaka atıştırmalık bir şeyler almayı unutmayın.
Tabii ki Versaille sarayına kadar gitmişken çevresindeki şirin evleri ve hep gülümseyen insanların yasadıkları huzur dolu sokakları da dolaşıp eğer Fransızca bir kaç kitap sahibi olmak isterseniz oradaki çok tatlı yaşlı insanların sahibi oldukları eskicileri de es geçmeyin derim. Versaille’ın bütün gününüzü alacağını ve oradan da Paris e dönmenin tahmini olarak trenle 45 dakika sürdüğünü düşünürsek bence hem yemek yemek için hem de Paris’e bir kez daha tepeden bakmak için durağınız Sacre-Coeur olmalı, bu bazelika Fransa-Prusya savası sırasında hayatını kaybetmiş Fransızlar için inşaa edilmiştir.Bu bazelikayı çok kısa surede gezebileceğiniz gibi hemen bazelikadan sağa donup dar sokaklardan geçerseniz sizi ışıl ışıl restaurant lar bekliyor olacak. O restaurantlar dan bir tanesinde oturup Fransız yemeklerinin tadına bakabilir çıktığınızda da sokak ressamlarına kendi kara kalem portrenizi çizdirebilirsiniz. Hazır o civardayken otele dönmeden eğer ayaklarınız hala yürümenize izin veriyorsa dümdüz aşağıya yürüyün tabi elinizde mutlaka bir harita olsun. Kısa bir yürüyüş sonrası meşhur Moulin Rouge ‘a ulaşacaksınız. Paris’e gelmişken birazda eğlenelim derseniz hemen bir Lido sov’a bilet alın ama tabi buna önceden karar verip biletlerinizi daha önceden almış olursanız sizin için daha iyi olur..Bugünü de muhteşem Can-can danslarıyla sonlandırdığınıza göre ertesi gün için otelinizin lobisinde ya da odanızda plan yapmaya başlayabilirsiniz.
Daha gezilecek çok yer olsa da Paris’te artık birazcık ta olsa modayla ilgilenme zamanı geldi bence bunun için de en iyi yerler Opera meydanı ile şüphesiz Champs-Ellysee! Öncelikle Opera meydanında dolaşmanızı tavsiye ederim. Bu bölge Paris in o eskimeyen binalarını bozmadan sadece çok büyük mağazaların sonradan binaları eklemek için yaptıkları köprülerden oluşuyor.Burası Paris in en kalabalık ve en gürültülü bölgesi çünkü hem Paris lıler hem de Paris’e gelen turistler bu mağaza da yakalamaya çalışıyor modayı! Bu büyük mağazalardan özellikle Galerie La Fayette’i görmelisiniz ,hiç bir şey almasanız bile mağazaya girdiğiniz anda kafanızı kaldırın ve tavana bakın..O zaman ne dediğimi anlayacaksınız. Gerçekten harikulade bir görüntü.
Malum Paris’te alışveriş uzun sürebilir. Bu bölge de biraz soluklanmak için Galerie La Fayett’in arkasındaki Kafelerde de mola verebilirsiniz Buradaki isiniz bittiyse eğer mis gibi kokan parfümlerin olduğu Champs-Elysee’ye geçin vakit kaybetmeden. Havada karardıysa oradaki ışıltıdan ve dünya devlerinin muhteşem mağazalarında kendinizi kaybetmemeye dikkat edin!
Kısa bir geziyse eğer çıktığınız tur bütün bu yerleri gezerken hiçbir şey anlamayabilirsiniz. Ama işin aslı uçakta dönerken çıkacak emin olun. Kulağınızda nerden duyduğunuzu bilmediğiniz Edith Piaf ‘tan “La vie en Rose” çalarken ne güzel şehirdi ama dediğinizde kendiniz bile şaşıracaksınız , anlamadan sizi nasıl büyülediğini Paris’in. Seneye tekrar gidip, göremediklerinizi görmek gördüklerinizi de tekrar hissetmek isteyeceksiniz
.